Bu yazı 2026’da Kitap-lık dergisinde yayımlanmistir.

Alev Söner, İmge Kalır!

Kemal Noyan’dan Can Alkor’un Muhayyel Canto’suna Mihenk Taşları

Efe Murad

Can Alkor’un 2014 yılında Norgunk Yayınlarından yayımlanan Canto CXVIII adlı şiir kitabı, Türkçede örneğine pek rastlanmayan bir girişim. Bu yapıt, Ezra Pound’un 117 kantodan oluşan Kantolar’ına bir “son” hayal eder ve bunu Kantolar’ın temalarıyla uyuşarak yapar. Ortaya çıkan, tamamlayıcı bir final değil; miras alınmış bir alevin kontrollü biçimde söndürülmesi, ateşten geriye kalan izlerle kurulan Ezra’nın pişmanlıklarının bir yeniden ifadesidir. Alev söner ve geriye kalan ne bir kurtuluş vaadidir ne de tamamlanmış bir anlam; yalnızca imgenin taşıdığı tanıklık kalır... Kantolar boyunca dolaşan ateş de böyledir: yakıcı bir merkez olmaktan çok, sönüşün hafızasındadır. 

Ezra Pound’un “bir ömür” kaleme aldığı Kantolar’a hayali bir son bölüm, yani “nihai” bir “Kanto 118” yazma fikri, uzun süredir pek çok edebiyatçıyı cezbeden bir uğraş olagelmiştir. Ne var ki bu çetrefilli yapıya son bir halka eklemek, yalnızca Pound’un poetikasını, Kantolar’ın yapısal mantığını ya da beslendiği kültürel ve tarihsel havzayı derinlemesine bilmeyi gerektirmez. Aynı zamanda, tarihi şimdide yeniden kurabilme, Pound’un temalarına temas ederken onları taklit etmeden, kişisel bir dünya görüşü içinden yeniden düşünme ve özetleyebilme yetisini de zorunlu kılar. Bu, her şairin hakkıyla üstlenebileceği bir yük değildir.

Üstelik Kantolar’a “yaratıcı” bir nihai kanto ekleme girişimi, kendi içinde ciddi bir gerilim barındırır. Zira bugün artık biliyoruz ki Pound’un Kantolar’ı Kanto 117 ve yarım kalmış parçalar ile bilinçli olarak tamamlanmış değildir; Pound, yayıncısının baskıları sonucu 110–117 arasındaki fragmanları aceleyle yayımlamak zorunda kalmış ve böylece, istemeden de olsa, ömürlük yapıtına nokta koymaya zorlanmıştır. Bu bakımdan, sona eklenen her yeni kanto, tamamlanmış bir bütünü genişletmekten ziyade, yarım kalmış bir sürecin imkânlarını yeniden düşünmeye yöneltir. 

Ölümünden kısa bir süre önce Alkor’la birkaç kez buluşmaya çalıştım; ancak ziyaretlerimin onun hastalığının son evresine denk gelmesi nedeniyle bu tanışma ne yazık ki gerçekleşemedi. Buna karşılık, eşi sanatçı Bilge Alkor ve Canto CXVIII’i kendi deyişiyle “imgeleyen” yakın dostu ressam Kemal Noyan beni defalarca evlerinde misafir ettiler. 

Kemal Noyan, 1941 İstanbul doğumlu, Robert Kolej yüksek okulu Ekonomi bölümünden 1965’te mezun olduktan sonra işletme yüksek lisansı için İngiltere’deki Leeds Üniversitesi’ne gidiyor. Soyut resme olan ilgisi lise yıllarına dayanmakta ve 1963’ten bu yana sergilere katılmıştır. “Metamorfozlar” adlı soyut çalışması, 1971 yılında New York Eyalet Üniversitesi Binghamton kampüsünde, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Melih Esenbel’in desteğiyle hazırlanan çağdaş Türk resmi sergisinde yer alır. Noyan’ın son on yıldır ürettiği, “Pound tabloları” ya da kendi tabiriyle “imge”leri, beni yalnızca Can Alkor’un zihinsel dünyasıyla tanıştırmakla kalmadı; aynı zamanda şiirlerinin iç mantığına nüfuz edebilmemi sağladı. Daha da önemlisi, Pound’un poetikasını anımsatırcasına, çeviri ile özgün yaratının iç içe geçtiği, Alkor’un kendine özgü bir şiirsel rejimin izlerini görünür kıldı.

Ezra Pound’un Kantolar’ı bir bütünlük iddiasıyla değil, bir yük iddiasıyla yaşar: tarih, mitoloji, ekonomi, savaş, sesler, maskeler… Bu yükün “bitmesi” zaten şüphelidir; Kanto 110–117 fragmanlarının yayımlanması, şairin iradesinden çok yayınevi takvimine bağlandığında, “son” diye adlandırılan şey yalnızca bir mühür olur. Can Alkor’un muhayyel Kanto 118’i, bu mührü kırmak için değil, onun ardında kalan şeyi işitmek için yazılmıştır: tamamlanmanın değil, kefaretin dili… Alkor’un kanto-sonu bir ek değildir; Pound’un poetikasına “sadakat” diye iliştirilmiş biçimsel bir taklit de. Sadakat, Alkor’un elinde bir tür geri çağırma hareketine dönüşür; modernizmin kendine yabancılaşan sesine, bir sesler yumağına bürünmüştür. Aradığı âdeta kurtuluş ümidiyle bir af çığlığı... Alkor, kantoların duygu dünyasını bu kitabıyla yeniden üretir.

Canto CXVIII’in Bilge Alkor Sanat Koleksiyonu baskısında yer alan Kemal Noyan’ın dışavurumcu resimlerinin (ya da kendi adlandırmasıyla “imge”lerinin) kitapta çok önemli bir yeri var. İmge kavramının semantik geçmişi gayet karışık. Bugün şiirde kullandığımız Türkçe “imge” terimi, şair Attilâ İlhan’ın sosyal bir gerçekliği imleyen “imaj”ına dayanıyor; ama İkinci Yeni’yle birlikte bu terim yeni bir anlam kazanır ve bugüne kadar gelişen (ve değişen) bir edebi kavrama dönüşür. Oysa günümüz şiirinde anlaşıldığı haliyle bu terim aslen klasik edebiyattaki “mecazi benzetilme yönü”ne tekabül ediyor. Buna karşın, Pound’un “imge” tanımı ise bu kavramsallaştırmanın öncesine ve ötesine gitmektedir. Şair dostlarıyla kaleme aldığı İmgecilik Bildirisi’nde Pound, imgeyi mecazi anlam yüklenmemiş, somut anda karşılaşılan ani görüntü ve bu görüntünün insanda uyandırdığı çıplak his olarak tanımlıyor. Noyan ise somutun doğrudan ifadesi olarak okunabilecek Pound’un imge kavramına yeni bir anlam yüklemekte. Kitaptaki resimleri “imge” diye adlandırmasının sebebini bana bir sohbetimizde şöyle açıklamıştı: “İmge terimini, şiir diline uyum sağlayacak hayal kurma ve duyumsama edimine yakın durduğu, ayrıca metafor anlamına gelebileceği için kullandım; öyle ki burada imge, sözün gölgesidir.” İmge, burada salt temsilin ötesine geçer: Gölge, nesnenin kendisini anlatmaz; nesnenin ışıkla kurduğu hesaplaşmayı gösterir. Bu nedenle imgeler şiiri açıklamaz; şiirin içindeki çatlağı görünür kılar. Alkor’un metninde ses, kendi kendini temize çekmeyi bıraktığında, imge de “güzel” olmayı bırakır: daha keskin, yer yer nahoş, daha sahici bir işlev kazanır—bir tanıklık.

[İMGE I-II—Rialto Köprüsü: Bir Berzâh]

Birbirini tamamlayan imgeler bunlar… Arka planı flu olan imge, birinci imge: “…işlediği günahlardan daha çoğu...” Günahlar işlenmiş, hem kendisi hemde kendine karşı olanlar geride kalmış... adetâ sisin arkasında. Noyan, Maçka Sanat Galerisi’ndeki sergi için bu imgeyi hazırlamıştır. Kanto 118’in mekânı bir geçiş rejimini imler. Rialto köprüsü ise ikinci imge: Rialto, bir “Venedik kartpostalı” olmaktan çıkar: sırat köprüsünün seküler akrabası gibi durur. Bir yakadan ötekine “geçmek” değil; bir anlayıştan diğerine sürüklenmek, hatta sürüklenirken teşhir edilmek, görünür kılınmak… Bu köprüde yeryüzü cennetini arayan insanın kendini goril kafesinde bulması, alaycı bir cümle değil; modernist vaatlerin çıplak bilançosudur. Kırmızı kıyafetiyle Dante ve yanında Pound, “cehennemi çevreleyen ara alanda” yürür: Berzâh, burada hem metafizik hem etik bir ara bölgedir. Kefaretin ertelendiği yere değil, affediş çığlığının gündelikleştiği yere tekabül eder.

“TÖVBE mantosuna bürünmüş geçerken aralarından,

Teiresias’ın kuş sesiyle,
Horus başıyla, selvi gölgesiyle,—

dönüp dönüp bakar mıydı Rialto köprüsünde karşılaşanlar,—
istavroz çıkarır mıydı bir yaşlı kadın beni gondolda
görünce, fısıldar mıydı: “Bu adam
ölüler ırmağının kürekçisiydi, le rameur
sur le fleuve des morts, haber getirmiş
                        Dante gibi oralardan...”

Teiresias, Athena’yı çıplak gördüğü için tanrıça Metis tarafından kör edilir; annesinin yakarışıyla görüşü geri gelmez, fakat kuşların dilini anlama yetisiyle donatılır. Firavunların kendilerini şahin başlı Horus’un yeryüzündeki cisimleşmiş hâlleri olarak tasavvur etmeleri gibi, Teiresias da bilgeliğin bedelini körlükle ödeyen bir “eşik” figürdür. Bu iki mitolojik imge, ulvî ile dünyevî arasındaki geçidin tam ortasında durur. Ve Alkor’un nihai kantosunun içinde aniden beliren ses, köprüyü bir tür mahkeme koridoruna çevirir.

Burada tövbe, ulvî olanın dünyevî sahnede belirdiği bir an olarak kurgulanmıştır: kutsal, içe çekilmiş bir vicdan hâlinden öte, Rialto’da, gondolda, bakışların ve fısıltıların içinde dolaşan bir görünürlük... Alkor’un Pound’u “kendi gençlik Venedik’ine” (Canto III’ün vizyonuna) geri götürmesi bu yüzden nostaljik değildir; geri dönüş, suçun ilk kez fark edildiği mekâna yöneliktir. Kanto, TÖVBE ile açılırken şiir bir arınmaya değil, bir hesap kesimine yaklaşır. Pound artık “ölüler ırmağının kürekçisi” olarak anılır; aradığı cennet, kendi cehennemine dönüşmüştür: 

“şimdi gölgelerimin de gölgesiyim, bunamış, haksız, haksız, / haksız…”

Alkor’un gerçekleştirmek istediği şey bir “son kanto” yazmak değil; Pound’un fragmanlarını bir kefaret düzeni içine yerleştirmektir. Parçalanmış metin, parçalanmış benliğin biçimine dönüşür. Şiir artık bir estetik gösteri değil, itirafın eksik ve kesintili dilidir. Gondolu kim sürmektedir: ölümlüler mi, yoksa küreği suyun içinde kalan ölüler mi? Cehennemden dışarı taşmış beden uzuvları, yolculuk tamamlanmak üzereyken belirir; cenneti arayan özne, kendini Dante’nin karanlık ormanında bulur.

[İMGE III-IV—Pound Mussolini’ye Bölünür ve Çıkar Goril]

[İMGE III-IV—Pound Mussolini’ye Bölünür ve Çıkar Goril]

Pound Kantolar’ıyla yeni bir maceraya kürek sallar, yelkenlisiyle açılır açık denizlere… ve dalgalar arasından paranoya ve şizofreniden mustarip Mussolini’nin solda korku dolu bakışı, sağda cani bakışı canlanır ve bu üç surat bir olur. Kendi benliğini yitiren Pound maskesini kaybetmiş bir arketip olarak bu iki yüz arasında havaya yükselir: Bakışlarından bir goril, yani ilk insan çıkar ve bu yüz, galaksilerin derinliklerinde kaybolur! Noyan’ın tasvirine göre, Amerika’nın İtalya işgali sırasında kafeste tutulan, gururunu yitirmiş kayıp bir ruhtur şair; Son Yargı’sını, yani ölümünü beklemektedir; bir goril gibi kendi gururu ve hırsına yenilir…

[İMGE V-VI—Engelli Bulunç, Çarmıh ve Uccello]

Noyan’ın bu imgesi, Paolo Uccello’nun Louvre’daki “San Romano Savaşı’nda Michelotto da Cotignola’nın Karşı Saldırısı” (1455 civarı) tablosuna açık bir gönderme. İlk düğüm, Noyan’ın imgeyi açıklamak için kullandığı “engelli bulunç” kavramında ortaya çıkar. Bulunç, vicdan karşılığında önerilmiş üç Türkçe terimden biri; “insanın kendi içinde bulduğu şey” anlamını taşır ve bilinç ile duyunç gibi sözcükler benzer bir morfolojiye sahiptir. İmge üç katman hâlinde işler. Kırmızı katmanda Duce yer alır: gözleri bilinçsizce açık, bulunçunu yitirmiş bir figür olarak belirir; yaşam artık bu yükü taşıyamaz hâle gelmiştir. Âdem’in hesabını (şair aracılığıyla) bizden soran da odur. İkinci katmanda şair, Ezra Pound, gözleri kapalıdır; bu kapanış, aşırı bir bulunç yükünü taşımaya işaret eder. Çarmıha gerilmiş olan kimdir sorusu burada belirir; Hıristiyanlık’ta bu figür İsa’dır. Üçüncü katmanda ise suçun ve bulunçun taşıyıcısı ilk insan olur; artık hesabı soran Tanrı değil, insandır. Bu bulunç hissi, Tanrı’dan çok insanı yargılar—hatta gelecek kuşaklarda bile kendini görünür kılar…

“Engelli bulunç” ayrıca yinelenen, düzeltilemeyen ve sürekli geri dönen bir durumu imler. Burada bulunç, buluntu ya da keşif olma niteliğini dahi yitirmiştir: tarih bir keşif süreci gibi değil, kendini yeniden üreten bir mekanizma gibi işler. Dün Duce ve Adolf; bugün başka liderler… Şövalyeler dirilse bile şövalyelik geri dönmez; yalnızca savaşların piyonları çoğalır. Bu nedenle takip eden imge ardaşık biçimde belirir: “Yineleniyor olsa tarih, ölü şövalyelerimiz dirilip gelse…”

Pound’un yüzünün ardında beliren Mussolini figürü, omuzlara asılmış sıradan bir gölge olarak durmaz; iki omuz bir çarmıh gibi gerilir ve şair bu sahnede “çarmıha gerilmiş” bir bedene dönüşür. Uccello’nun “San Romano”su tarihî bir tablo değil, bir ikonadır: şiddetin dine bürünerek kendini meşrulaştırması…

Noyan’ın yarı goril, yarı “Güneş Kenti İmparatoru” figürü groteskin ucuz bir oyunu olmaktan çok, ideolojinin bedende bıraktığı deformasyonun imgesidir. Bu figürün elindeki cenin, “ölü doğmuş bir ulus”u taşır; ideolojinin doğum vaadi, doğum anında çürüyen bir beden hâlinde belirir—ulus söyleminin cenin aşaması. Metnin içinde neredeyse bir bıçak gibi asılı kalan soru ise şudur: Affedilmek için çarmıha gerilmek yeterli midir? Daha acısı, affedilmek gerçekten dilenebilir mi? Tanrı her dileyeni affeder mi?

[İMGE XII—US(URA)DOLLARS: Murâbahanın Tahakkümü]

Pound’un ekonomi takıntısı burada “teori” değil; öfke! “Usura kötülük” diye bağırmıştım: MURÂBAHA! tefeciliktir kötülük, iktidar mücadelesinin çıplak sebebi… Başkalarının kifayetsizliği üzerinden para kazanmak, çıplak bir talan sezgisi.

Ancak Alkor–Noyan hattı bu noktada Pound’dan ayrılır; İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni dünya düzenine göre Kantolar’ın ruhunu yeniden yorumlarlar: “Bretton Woods, 1944. Dünya global ekonomisinin Amerikan dolarına endekslenmesi ve doların tahakküm döneminin başlaması…  US(URA) DOLLARS: para, yediğini kusan bir mahlukat gibi tedavüle girer. Bankayı soymaktan çok kurmak belirleyicisidir sistemin; suç, sistemin dışında değil, onun isteminin içindedir. Şiir, burada, paranın diliyle konuşmaya zorlanan bedenin ve düşüncenin, metalik bir dolaşım rejimi içinde nasıl insanlıktan arındırıldığını soğukkanlılıkla teşhir eder.

[İMGE XIV—Hıncahınç: Kara Gömülen Mahşeri Kalabalık ve Auschwitz’in Bacaları]

“Yeni bir dünya görmeyeceğim…” Yıldız kaymıştır: dilekler cennet, gerçekler cehennem. Buradaki dramatik cümlelerin değeri, pathos’ta değil; tarihin “umut” dediği şeyin nasıl hızla propaganda ve sonra enkaza dönüştüğünde... Duce’nin altın şehir vaadi, kar altında boğulur. Hitler’in hortlağı el sallar; Stalingrad yenilgisi, Auschwitz’in bacaları… İmge, “kötülük” demiyor; bacanın tütmesini gösteriyor. Yargı, görüntünün içine gömülmüş durumda. Mahşeri kalabalık, burada bir kıyam provası gibi dizilir: ahiret sahnesi yukarıda değil, tarihin içine çökmüştür. Coşku ve hınç, suç ortaklığına dönüşür; alkış, bacaya; umut, tüten dumanın içinde şerrin kabullenişine evrilir.

[İMGE XIX—Opus Parvum ve İç İşgal]

Ve son saat geldiğinde, Arafta günâh çıkarma; kül taşırız Persephone’ye…. 

Resim, anlatının düğümünü çözen bir sahne kurar: ortada, başı suya bastırılmış yaşlı beden ne keşiştir ne hükümdar; tarihin içinden sağ çıkamamış, ama henüz tamamen silinmemiş bir tanık. Diz çökmekle yatırılmak arasında askıya alınmış bu beden, arınmaya değil, zorunlu bir teşhire maruz kalır. Etrafını saran kalabalık—çizgili giysileriyle ayırt edilemez yüzler—seyirci ile fail arasındaki farkı eritir. Yukarıda dikenli tel, aşağıda tekrarlanan eller; dua ile infaz, merhamet ile ritüel aynı düzleme çöker. Burada kutsal, gökten inmez; kalabalığın bakışıyla üretilir…

Bu sahnede kuşatma vardır: bedenin etrafında onu sıkılaştıran bir çember. Havaya kalkan eller, çizgili mahkum kıyafeti; onların yerini çoğalan yüzler ve tekerrür eden jestler alır. Manastır ya da sığınak fikri tamamen çökmüştür; mekân, kolektif bir “iç işgal” alanına dönüşür. Yıkım dışarıdan gelmez, törenleşmiş bir düzen olarak içeride kurulur.

Ne Bizans ne Osmanlı ne de modern dünya bu sahnede kazanan olarak belirir; yalnızca süreklilik vardır—zorunlu tanıklığın, devralınan şiddetin, yeniden adlandırılan ritüellerin sürekliliği… Resimle şiir aynı yerde durur: kurtuluş vaat etmezler, bakışı geri çekmeye izin vermezler. Geriye kalan, tövbenin huzuru ya da tarihin telafisi değil; iç infaz altında yaşamayı öğrenmiş bir uygarlık bilincidir.

[İMGE XXIII-XXIV—Niye Şairler? Leningrad, 1933]

Alkor’un Canto CXVIII’inin “Niye Şairler?” adlı ikinci bölümü, Rus şairleri Anna Ahmatova ve Osip Mandelştam arasında yaşanmış bir olayın, İtalyanca, Rusça ve Türkçenin duygusal dünyaları arasında dolanan bir kolajıdır:

“Mandelştam’lar 1933’te Leningrad’a gelip, Evropeyskaya oteline indiler. Osip daha yeni İtalyanca öğrenmişti. Hep Dante’yi sayıklıyor, sayfalar boyu ezbere söylüyordu. Ardı ardına açıldı söz. XXX. Canto’dan bir parça okudum (Beatrice’nin Dante’ye görünmesi):

ak duvağı üzerinde zeytin çelengiyle
kadın göründü, omuzunda yeşil pelerin,
allar giymiş diri alev rengiyle.

Ve ruhum, ki çok zaman oluyor, öyle derin
paniği hiç yaşamamıştı yeniden,
titreyerek huzurunda sevgilinin...

Osip ağlamaya başladı. Korktum. “Ne oldu?” “Hiç.
Bu sözcükler yalnız ve sizin sesiniz.””

Mandelştam’ın gençliğinde Akhmatova’dan çok etkilendiğini ve Akmeist tarzda şiirler yazdığını biliyoruz. İtalyanca öğrenen Mandelştam, İlahi Komedya’ya büyük bir tutkuyla bağlanır ve bu uzun şiirden çeşitli kantolar ezberlemiştir ve yalnız kaldığında sık sık bu İtalyanca bölümleri yüksek sesle okur; Dante’nin sözleri okuyanın nefesine dönüşür… 1933’te Leningrad’daki Evropeyskaya Oteli’nde karşılaştıkları gün Akhmatova’yla Araf Kantoları hakkında uzun bir sohbete girişirler ve Akhmatova bu kitabın XXX. bölümündeki Dante’nin Beatrice’i ilk gördüğü an yazdığı dizeleri okur. Mandelştam ise kendini tutamaz ve ağlamaya başlar; o an, şairin sesinin tüm yalnızlığıyla aslen “biricik sesi” olduğunu kavrar. Bu sesi farketmek, hayatın nafileliğini de fark etmeye yol açar. Akhmatova’nın büründüğü Dante’nin sesi ona Yeni Eflâtuncu bir ışık yolculuğunun izdüşümünü verir. Akhmatova’nın sesiyle Yeni Eflâtunculuğun katmanlarında bir yükselişe geçer, bu dünyevî aşktan öte üst bir metafizikî bir boyuta ulaşmak demektir. Orpheus’a Soneler’den gelen Rilke alıntısı bu fikri sertleştirir. Sahicilikle söylenen, nafile bir nefestir, Tanrı’nın bir esişi...

“Gerçekten şarkı söylemek başka bir soluktur.

Hiç uğruna bir soluk. Tanrı da bir esiş. Bir Yel.”

(Orpheus’a Soneler, I.3)

Dante’nin “Agnosco veteris vestigia flammae” (Eski ateşin izlerini tanıyorum) dizesi—Vergilius’un Aeneis’inden ödünç alınmış olup Dido’nun ağzından söylenir—geçmiş bir aşkın yeniden tutuşunu imler. Ancak burada söz konusu olan bir geri dönüş değildir; daha çok, sönmüş bir ateşin izini sürmenin kırılganlığıdır. Beatrice’nin görünüşü, Dante’nin, rehberi Vergilius’tan koparak başka bir etki alanına, başka bir yönelim düzlemine geçişini simgeler. Alkor’un (ve Noyan’ın) takip ettiği bu geçiş, Pound’la bir metinlerarasılık kurar: Pound’un sesinden kaçmak değil, o sesin içinde yön değiştirmek… Alevin sönmesi bir kayıp değildir; eski ateş, artık yalnızca iz olarak konuşur. Alkor ile Noyan’ın Pound’la ilişkisi, tam da bu sessiz izlerin dilinde kurulur.

Ve Sonra Alev Söner! 

“Niye Şairler?”den sonra Canto CXVIII, Alkor’un Pound çevirisi “Histrion” (Aktör) şiiriyle son buluyor; hatta bu son, Alkor’daki şiir ve çeviri iç içeliğinin bir kanıtıdır âdeta: Pound’un kendinden ve geçmiş hatalarından kaçışını ve bu kaçışın nafileliğini çeviri dil üzerinden ikinci kez olumluyor ve kefaret arayışı burada son buluyor:

“Kimse bunu söylemeyi göze alamamış daha,
Biliyorum oysa, nasıl esip geçer arada bir
İçimizden büyük adamların ruhları,
Onlara karışırız, yankısıyızdır
Onların. Dante’yim işte bir zaman için,
François Villon adında biri, balladlar
Kralı ve hırsız…
…O anlığına
Hepsi. Sonra alev söner…”

Ezra Pound’un “Histrion” şiiri, ilk kez 1909’da yayımlanmış, daha sonra Personae’ye (1909; genişletilmiş baskı 1926) dâhil edilmiştir. Metin, Pound’un erken modernist evresine ait ve bu dönemde şair, Robert Browning’den, Ortaçağ lirik geleneğinden, Provençal şiirinden ve klasik modellerden beslenerek maske, persona ve tarihsel seslendirmeye dayalı bir poetika geliştirmektedir. Şiirin başlığı, Latince histrio (“aktör”) sözcüğünden gelir ve şiirin merkezindeki temsili gerilimi doğrudan işaret eder. Can Alkor’un nihai kantosunu bu şiirin çevirisiyle nihayete erdirmesi, şiirinde taklit ve temsil meselesini hem bir yöntem hem de bir sorun olarak öne çıkarır. Metinde konuşan özne, Dante Alighieri, François Villon ve başka şairlerin ruhları tarafından geçici olarak “meskûn” kılındığını hisseder; şiir burada bir miras devralma edimi olarak değil, kısa süreli bir canlandırma, ödünç alınmış bir ses hâli olarak düşünülür. Böylece yazı, kalıcı bir özne kurmak yerine, sönmekte olan bir alevin içinden geçip dağılan seslerin tanıklığına dönüşür. Bu sesler öznenin içinden geçer, onun sesini kısa bir an için titreştirir ve ardından çekilip gider. Şiirin ısrarla vurguladığı şey geçiciliktir: Alev parlar, sonra söner! Bu bağlamda konuşan özne Dante’ye ya da Villon’a dönüşmez; onların yankısı, kısa süreli bir taşıyıcısı olur yalnızca. Daha da önemlisi Can Alkor’un muhayyel 118. kantosu, “Histrion”daki maske ve persona poetikasının geç dönem bir yeniden yazımı olarak da okunabilir; Kemal Noyan’ın imgeleri ise bu tarihsel seslendirmeyi şiirsel sesten koparıp görsel bir tanıklığa dönüştürerek metne ikinci, eşzamanlı bir katman ekler.

Alkor, çeviriyi bir ek iş gibi değil, sesin kaderi gibi kullanıyor. Bu “aktörlük”, bir gurur ilanı değildir; bir sınır ihlâlidir. Geçmişin ruhları içimizden geçer: Biz onların yankısı oluruz, evet; ama yankı, kaynak değildir. Alev söner. İmge kalır. Gölge kalır. Ve belki yalnızca o yüzden, “tövbe” edebiyatta bir sonuç değil, bir biçimdir: hatayı düzeltmeyen, ama hatanın içinden konuşmayı sürdüren bir biçim… Bu nedenle, alevin sönmesi bir son değildir; tam tersine, imgenin konuşmaya zorlandığı o geç kalmış anın nafile güzelliğidir.

Noyan’ın imgeleri ise Pound’a bir saygı duruşu değil; yapılan hatalara, işlenen günâhlara ve ödenememiş bir kefarete bakmanın yollarındandır. Noyan imgeleriyle bu bakışı süslemiyor; bakışın keskinliğini artırıyor. Çünkü bu sergide şiirle resim birbirini tamamlamıyor: birbirini yırtıyor. Ve yırtık yerinden, tarihi ve zamanı aşan bir şehir (Venedik), bir geçiş ve eşik (Rialto), siyasi erk ve egemenliğin bir remzi (Konstantinopolis), bir bacanın dumanı ve bir şairin sesi hep birlikte sirayet etmekte... Geriye kalan, “yeni bir dünya” vaadi değil; dünyanın içinde yer alan cehennemin hâlâ bize, hem de bizimle, konuşuyor oluşudur.